Erhan Salman
Bilgi çağındayız, evet. Her şeyin bir tık uzağımızda olduğu, herkesin her
şeyi söylediği ama kimsenin hakikati dillendirmeye cesaret edemediği bir
çağ… İşte tam da bu yüzden, “aydın” kavramı yeniden masaya
yatırılmayı hak ediyor. Çünkü aydınlık; sadece okumakla, yazmakla
değil, tavır almakla mümkündür.
Türkiye gibi modernleşme sancılarını hâlâ atlatamamış, kimlik ve aidiyet
tartışmalarını sürekli yeniden yaşayan toplumlarda, “aydın tavrı” salt
akademik bir mesele değildir. Bu bir vicdan meselesidir. Bu bir duruş
meselesidir. Ve bu duruş çoğu zaman yalnızlaştırır, dışlar, yorar. Ama
tam da bu yüzden kıymetlidir.
Geçmişte aydın, halkı adına düşünen, halktan çok devlete yakın duran
bir figür olarak eleştirilirdi. Bugün ise neoliberal düzenin ve medyanın
içini boşalttığı bir rol ile karşı karşıyayız. Sessiz, tarafsız, etkisiz bir
figür… Oysa ihtiyaç duyulan şey, Jean-Paul Sartre’ın deyimiyle “çağının
tanığı” olmaktan öteye geçip, o çağa müdahil olan, soran, rahatsız eden
bir entelektüeldir.
Günümüzde bilgi bol, ama hakikat kıt. Çünkü bilgi manipüle ediliyor,
içerik imgeye dönüşüyor, gerçeklik simülasyona yenik düşüyor. Aydın,
tam bu karmaşada yol gösterici olmalı. Konfor alanına sığınmak yerine,
hakikatin yanına geçmeli.
Ve belki de en başta şu soruyu sormalı:
Aydın olmak hâlâ mümkün mü? Yoksa hepimiz, suskunluğun rızasına
mı teslim olduk?
Panoramagazetesi.com – Haber, Güncel, Ekonomi Gazetesi